DİYALEKTİK VE EVREN

yazar:

kategori:

İkram İŞLER

      Diyalektik karşılıklı konuşma sanatı demek olan diyalog kelimesinden türeyin bir sözcüktür. Anlamı iki karşıt arasında geçen konuşmaların sonunda yükselerek ilerlemesidir. Böyle bir tar-tışma sonucunda ortak bir doğruya ulaşılacağına inanılır. Bu inanç tez,anti-tez,sentez üçlüsü ile dile getirilir. Buna göre: 1-Her şey karşıtların birliğinden doğar. 2-Bu doğma esnasında karşılıklı konumlanmış karşıt iki güç bulunur. 3-Bu karşıt güçlerin biri olmadı mı bu konuşma gerçekleşemez. Yanı güçler biri birinin var-lığına muhtaçtır. 4-Konuşma basit bir noktadan başlar, tez,anti-tez ve sentez aşamalarından geçerek bir üst noktaya yükselir. Oradan da yükselerek ve genişleyerek bir helezon biçiminde ilerler. 5-Böylece kendini aşan varlık yeni ve daha üst (Aşkın) başka bir varlığa dönüşür. Buna ni-tel dönüşüm adı verilir. Bir nitel dönüşüm ise nicel değişimler sonucu ortaya çıkar. 6-Diyalektik sadece varlığın genel yasaları değil, aynı zamanda düşüncenin de yasalarıdır. Varlığa paralel olarak düşünce de gelişir. Böylece düşünce varlığı anlayabilecek ve onu yorumla-yabilecek bir kapsama ve içeriğe ulaşarak evreni kucaklayacak hale gelir. 7-Diyalektik evreni sürekli değişen bir derya olarak algılar.

    Bu denizi anlayabilmek için herhangi bir noktayı baz alarak diyalektik bir süreç izleyerek bunu açıklamak gerekir. Herhangi bir nokta,ürün, nesne vs. doğru bir yaklaşımla ve uygun sorularla içinde bulunduğu evrendeki ve kendi içinde yer almakta olan çelişkileri, ilişkileri ortaya koyabilir. Diyalektik tez, anti-tez ve sentez üçlüsünden başka nicelik, nitelik, görünüş, biçim, öz gibi kavramları da kullanır. Bu yöntemi, Herakleitos,Sokrates, Platon, Hegel ve Marx gibi bazı filozoflarda görüyoruz. Din olarak da eski Zerdüşt (MÖ.1000 ve öncesi)’te ve Çinde Tao öğretisinde görüyoruz. Bu yön-temin asıl ün yaptığı dönem 19. Yy dır. Hegel ve Marx gibi filozofların işlemesi sonucu, çok ö-nemli bir yaklaşım ve düşünme biçimi haline gelmiştir. Diyalektik yaklaşım bir süreci dile getirir. Her süreç haklı olarak bir başlangıç noktası kabul eder. Diyalektik gerek maddi olaylar dizisinde olsun gerekse düşüncede olsun bir başlangıç kabul etmek durumundadır. Biz evrenin nasıl bir başlangıçla oluşum sürecine girdiğini bilmiyo-ruz. Bu konuda çeşitli tahminler yapmanın ötesine geçemiyoruz. Bu tahminlerin en doğrusunu da yine tersine bir diyalektik süreci kullanarak (o da oldukça kaba bir biçimde) yapabiliyoruz. Diğer düşünüş tarzlarıyla bu türden tahminler daha kaba kalmaktadır. Evrenin geçmişine doğru bir yolculuğa çıkmak için en doğru karşıtlığı (Bağımsız değişken-lerin oluşturduğu ikiliyi) yakalayabilmek gerekir. Ancak bu hiç de sanıldığı kadar kolay olma-maktadır. Neyi neyin önüne koyacaksınız? Böyle bir sorunun cevabını verenlerin hemen hepsi belli bir pencerenin sınırları içinde kalarak bu ikilemi dile getirir. Örneğin Marx ekonomik bir pencereden, Hegel düşünsel bir pencereden, Platon ise bir devlet oluşturma amacıyla bakmıştır. Herakleitos varlığın ateşin dönüşümü olduğunu kanıtlama peşindedir. Taoizm bir dindir. Olayla-rı bir açıdan yorumlayarak insanların rahat bir yaşam sürdürmeleri için bazı kurallar oluşturma peşindedirler. Ancak bunların hepsi de bir amacın peşindedir. Ve haklı olarak bu amaca en uygun ikilemleri bağımsız değişkenler olarak kabul etmektedirler. Diyalektik yöntem belli bir açıdan bakıldı mı ve değişimi o açıdan sürükleyeceği düşünülen bir ikilem bulundu mu uygulanmaya oldukça elverişli bir yöntemdir. Ancak evrenin tümü birden dikkate alındığında bu yöntemin uygulanmasında gerek bizim yetersizliğimizden gerekse yönte-min helezonik bir yapıda yükselerek kendine bir başlangıç noktası kabul etmesinden kaynaklanan bazı zorluklarla karşılaşmaktayız. Bizim yetersizliğimiz oldukça açık olduğundan bunu tartışma-nın anlamı yoktur. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz. İnsanoğlu evreni açıklamak istemektedir. Bunu elbette ki yeterli olduğu için yapmamaktadır. İnsanoğlunun kendi çapında yeterli olduğu pratikte bazı şeyler olsa da bir evrensel açıklama için yetersizdir. İnsanı anlamaya iten merakı ve ihtiyaç-ları olmasına rağmen onu kamçılayan yetersizlik duygusudur. Yöntemin bir başlangıç noktası ka-bul etmesi ve çevresine yayılarak olaylar dizisini açıklamaya çalışması daha önce değinildiği gibi doğru bir yaklaşımdır. Ancak bu durum karşımıza bir soru çıkararak bizi zor durumda bırakmak-tadır. “Hangi noktadan başlamalı?” Evrensel bir açıklama (Evreni anlamak için) nasıl bir kavram çifti seçilmeli? Evreni anlamamızı sağlayacak bir ikilem var mıdır? Eğer varsa neyi neyin karşıtı yaparsak en doğru ikilemi yakalamış oluruz. Bu gibi soruların çoğaltılması olanaklıdır. Bu tür soruları sormamızdaki amaç evreni gerçek-ten tanıyabileceğimiz bir yöntemi araştırmaktır. Araştırmalarımızı hangi açıdan sürdüreceğimizi kestiremediğimiz için diyalektik yöntemi iyice anlamaya çalışıyoruz. Karşıtlık aramaya en basit olduğu için tek bir çizgi ile başlayacağız. Bu çizgi bir sopa olur-sa daha iyi anlaşılabilir.

Bu

Sopanın tam ortasını sıfır ile gösterirsek solda kalana eksi, sağda kalana da artı uç diyebili-riz. Bu iki uç biri birine bağlı olan ve biri olmadan diğeri olamayan iki uçtur. Bu iki ucun biri biri-ne karşıt olması sıfırın konumuna göredir. Sıfıra iki uç da yakın olursa karşıtlık az olur. Eğer sopa uzarsa iki ucun karşıtlığı artar. Yine bu artış ya da azalış sıfır noktasına göre olur. Bu karşıtlıkların nasıl bir savaşım için-de olduğunu bu noktada kestirmek zordur. Bunlar arasındaki karşıtlıkları tespit ederken sopamızı sağa doğru artı, sola doğru eksiye doğru rakamlarla gösterirsek sıfır nok-tasında son bulan karşıtlıkların (karşı noktaların) sıfırdan uzaklaştıkça arttığını görüyoruz. Örne-ğin, birin karşıtı eksi bir olur. Artı ikinin karşıtı da yine eksi iki olur. Sopa büyüdükçe bu zıtlıklar da büyür. Artı sonsuzun karşıtı eksi sonsuz olur. Karşıt noktaları bir çizgi üzerinde göstermek kolaydır. Çizgi bir tek boyutu dile getirir. Burada işin içine ikinci bir boyut girince durum biraz daha değişir. Örneğin bir yüzeyi ele aldığımızda bu sayfanın tam ortasını sıfır kabul ediyoruz. Bu sayfa üzerinde biri birine karşıt gelen noktaları bir koordinat düzleminde gözlemleyebiliriz. Bu noktaların neden biri birine karşıt olduğunu sorabiliriz elbet. Bu sorunun cevabını kendi amacı-mız doğrultusunda verebiliriz de. Örneğin sopamızda tam sıfır noktasına gelecek şekilde bir denge noktası koyabilirsek her iki uç biri birini hafifletmek için mücadeleye girişecektir. Yerçekimi bu iki uçtan hangisi ağır olursa onu kendine daha çok çekecektir. Uçlardan birinin kalın olduğunu varsayarsak dengede durması için sıfır noktasındaki denge noktasının kalınca uca yaklaşması ge-rekir. Yoksa denge kalın ucun lehine bozulur. Böyle bir durumda birin karşıtının eksi bir olması-nın bir anlamı olduğu görülür. Denge açısından bakılınca (ağırlığın ölçülmesi açısından) böyle bir sonuca varabiliriz. Sayfamız üzerindeki koordinatta her noktanın farklı bir konum arz etmesi ve bu farklılıkların biri birlerine göre ve belirli bir açıyla bakıldığında anlamlı olması gerekir. Bu doğrudur. Yine başka bir açıyla baktığımızda bu noktaların karşıt olmadığını algılamak da bir o kadar doğru olabilir. Sayfamızda tam ortada bir sıfır noktası kabul edersek hemen üst, alt, sol, sağ gibi karşıtlıklar elde ederiz. Bunların yanında üst-sağ, üst-sol, alt-sağ, alt-sol gibi karşıtlıklar da yakalayabiliriz. Sopamızı bir düzlem üzerinde sıfır noktasından tutarak hızla çevirirsek benzeri bir düzlem ortaya çıkar. Sopamızın bir ucu sırasıyla üste, üst-sağa, sağa, alt-sağa,alta,alt-sola, sola , üst-sola ve tekrar üste uğrayacaktır. Her düzlemi böyle bir sopanın hareketi olarak göremeyece-ğimize göre, hareketsizmiş gibi görünen, hareket etse de bu sopanın hareketi gibi bir hareket de-ğildir. Sayfamız donmuş kalmış bazı karşıt noktalardan oluşmuş denebilir. Eğer sayfamızı dört eşit parçaya ayırarak onların ortasını sıfır kabul edebilirsek yine karşımıza karşıtlılarla dolu bir koor-dinat çıkacaktır. Onu da aynı şekilde dörde bölüp ortasını sıfır kabul edebilirsek tekrar bir koordi-natlar alanıyla karşılaşacağız. Böylece sonsuza kadar bunu küçülte ve büyültebiliriz.

…..-10 -9 -8 -7 -6 -5 -4 -3 -2 -1 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ….. X

Y

Böyle bir durumda sayfamızdaki hangi noktayı sıfır kabul edersek ona göre yeni bir gerçek-lik ile karşılaşırız. Sayfamızın tam ortası sıfır kabul edildiğinde zıt alanlardan biri öbüründen büyük görünmüyor. Ancak sıfır olarak başka bir noktayı kabul edersek diğer gerçeklik ile karşıla-şıyoruz. Sopamız tek, sayfamız iki boyutludur. Evrendeki bir boyuttan daha söz ettiğimizde sözünü ettiğimiz koordinatlar bir düzlemden üç boyutlu bir yapıya dönüşecektir. Böyle bir yapıda sözünü ettiğimiz gerçek bir boyut daha kazanacaktır. Sıfır noktası olarak alacağımız yer, çeşitlenecek ve üçüncü boyutu da dikkate alarak genişleyecektir. Artı sonsuz ile eksi sonsuz arasında yer alan bir çizgi (sopamız) üzerinde sonsuz tane sonsuz sıfır noktası kabul edebilirken, iki boyutlu ( en,boy) bir sayfamızda bu olanak sonsuz çarpı sonsuz olacaktır. Buna bir boyut daha katarsak yanı üç bo-yutlu bir evrende sıfır noktası olarak kabul edeceğimiz bir yer bulma olanağımız sonsuz X sonsuz X sonsuz biçiminde olacaktır. Evrenin üç boyutlu olmadığı buna bir boyut daha eklemek gerektiğini söyleyen çağdaş fizi-ğin bu dediğini hesaba kattığımızda yanı dört boyutlu bir evren içinde bir sıfır noktası bulma ola-nağımız daha d a artacaktır. Evrenin dört boyutlu olduğu kabul edilirse (Einstein’in Genel Göre-lilik kuramında zaman da bir boyut olarak kabul edilmektedir.) formülümüz sonsuz X sonsuz X sonsuz X sonsuz olacaktır. Biz evreni sadece maddesel hareketler olarak almıyoruz. Aynı zamanda bu maddenin hare-ketleri onlarda bir iç hareketlenme, dolayısıyla bir değişikliğe de yol açmaktadır. Bu değişmeler nicel, nitel (ve dolayısıyla yapısal ) değişmelere yol açmaktadır. yapısal değişmelere de yol açtığı için zamanın önemli bir boyut olarak kabul edilmesi gerekir. Dört boyutlu bir evrende bir ince-lemenin yapılması için nereden başlanılacağı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bir evreni tek boyutlu bir çizgi olarak düşünebilirsek ve her tarafını birden inceleyece-ğimiz bir açıda olsaydık o zaman ortasını sıfır noktası olarak kabul ederek burada mevcut olan yapısal çelişkileri inceleme olanağı bulabilirdik. Evren bir sayfa biçiminde tek bir düzlem olsaydı ve biz herhangi bir defter sayfası gibi onu görebilecek bir açıda olsaydık, yine belki tam ortasını sıfır kabul ederek onu gerçeğe daha yakın olarak inceleme fırsatı bulabilirdik. Ancak gerçeğin üç boyutlu olması onu tek bir açıdan bakılarak eşit şekilde görünebilmesini engeller. Size yakın ola-nın ve olmayanın algısı farklı olacağı için alt,üst,sağ,sol,yan vs. gibi kavramlarla ilgili olarak zor-luklarla karşılaşırız. Bir sopayı ya da bir sayfayı tek bir açıdan (Kuşatıcı bir açıdan) bakarak inceleyebilirsiniz. Ancak bir boyut daha eklediğimiz bir evreni incelemek için bir açı yetmez. (Bu konuyu daha önce “gerçek” adlı yazımızda incelemiştik. Daha detaylı bilgi için bu yazıya bakınız) hangi açıdan bakı-lırsa gerçeğin bizim için değiştiğini görürüz. Konumumuza göre yeni bir gerçeklikler evreni ile karşılaşırız. Evrenin dört boyutlu olması işimizi daha çok zorlaştırır. Bir başlangıç noktası bulmak bu kadar zorken (gerçeğin tam olarak incelenmesi açısından) biz hangi ikilemi temel kabul ederek işe başlayacağız. Bu ikilemlerin seçimi amacımıza ve bulunduğumuz açıya göre olacağından başka türlüsünü yapmak da bizi aşacağına göre, ister istemez sınırlı bir bilgiye ulaşacağız. Yanı seçeceğimiz temel ikilemin bize her şeyi anlatmayacağını , buna uygulayacağımız yöntem diyalektik bile olsa hiçbir yöntemin bizi gerçeğin tam bir bilgisine götüremeyeceğini bilmemiz gerekiyor. Bulabileceğimiz sınırlı gerçeklikler ve doğruların bile başka bir açıdan bakıldığında yanlışlayabilme olanağının da bulunduğunu asla unutmamak gerekmektedir. Buna göre diyalektik yönteme gereğinden fazla değer vererek onu şeylerin bilgisine götüren sınırsız yetkinlikte bir yöntem saymak yanlış olur. Onu ancak belli bir başlangıç noktası kabul ettikten sonra uygulayabilirsek diğer yöntemlerden daha ince bilgilere ulaşabileceğimiz bir yöntem olarak görmekte fayda bulunmaktadır. Tek veya iki boyutlu bir evrendeki temel ikilemi görebilmek için üstten kuşatıcı bir açı (Tanrısal bir açı) yetebilir. Ancak üç boyutlu, hele de dört boyutlu bir açı için bu da çok yetersiz kalmaktadır. Tek bir açı Tanrısal bile olsa olguların ve olayların açıklamasına yetmemektedir. Diyalektik yöntemin bir eksikliğini şöyle dile getirme olanağı vardır. Diyalektik yöntemin tez, anti-tez, denen iki karşıtlığın basitten karmaşığa doğru hareketini, bir kaynaktan çıkan ve belirli bir yönde gittikçe genişleyen bir ışık hüzmesine (bir huniye) benzetirsek onun dışında da bir ev-renin kalacağını söylemek gerekir. Böyle bir yolculukta dışta kalan evren açıklama alanı dışına taşacaktır. Bunun önüne geçmek için her noktadan aynı anda ayrı ayrı başlamak gerekir. Eğer diyalektik bir çember gibi büyüyorsa o zaman altta ve üstte boşluk bırakan bir yöntem olacaktır. Çünkü çember bir düzlemdir. Düzlemin altı ve üstü olan bir dış taraf kalacaktır. Bir noktadan başlayan bir diyalektik çözümleme eğer her noktaya doğru genişliyor deniyorsa bunun da olanağı sınırlı görünüyor. Bunun nedeni de daha önce değindiğimiz gibi sadece iki zıt şeyden söz edilemeyeciğidir. Evrensel boşlukta her şeyi, her şeyin zıddı olarak görme olanağı vardır. Böyle bir durumda araştırıcının daha önce amaç belirtilen subjektif zıtlık kavramı devreye gire-cektir. Her araştırıcının temel zıtları yaşam boyu değişikliğe uğramasa bile farklı olacağından diyalektik yöntem bireysel çözümlemelere (subjektif çözümlemelere) kadar götürecektir. Örneğin: Hegel düşüncenin diyalektiğini yapıyordu. O temel zıtlıkları düşünce olarak görü-yor ve incelemelerini (Kendi diyalektik sürecini) bu temelde gerçekleştiriyordu. Marx doğanın ve toplumun diyalektiğini yaparken kendi bulunduğu dönemin bilgileriyle ve sonlarıyla işe başlamış ve başlangıç noktası olarak kabul ettiği temel zıtlıkları buna göre oluşturulmuştur. Hegel’in zıt olarak gördüğü iki nokta düşüncenin iki noktasıdır. İyi ama düşüncede sadece iki zıt nokta yoktur ve olamaz da. Bu kadar farklı düşünceler varken her birinin temel sorunu ve yaklaşımı bu kadar farklı iken nasıl oluyor da Hegel düşüncenin sadece iki zıt kavramından söz edebilir. (Bu sınıfla-ma sadece Hegel’in sınıflamasıdır. Sadece onu bağlar. Kendisi gibi düşünenleri de bağlayabilir tabii ki.) Aynı şey Marx için de geçerlidir. Evrenin her noktasının kendine özgü bir hareketi, fre-kansı varken nasıl olur da sadece bir tez, anti-tez den söz edebiliriz. Her şey biri birinin (duruma göre) tezi ve anti tezi olabilirken sadece bir zıtlık üzerinde durmak diğer zıtlıkları göz ardı, et-mek değil midir? Aynı şeyi başka bir açıdan Freud da gerçekleştirir. O bireyin ruhunda gerçekleşen çelişkiler-den (çatışmalardan) söz ederken temel dürtü olarak cinsellik üzerinde durur. Halbuki insan kendi-si için sorun olabilecek (ki bu da duruma ve zamana göre değişir) her şeyi temele alabilir. “İnsa-nın neresi ağrır orası bağırır” derler. Bu da sorunu getirip tek bir açıya bağlamanın olduğunu gös-terirse de at gözlüğünden her halükarda kaçınmak gerekir. Araştırıcının konunun özüne, durumuna ve kendi subjektif amacına göre bir yöntemle işe başlaması da son derece doğal bir durumdur. Ancak insanın belli bir yönteme gereğinden fazla güvenmesi araştırmanın sağlığını etkileyebilir.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir