BİR YURT HİKAYESİ

yazar:

kategori:

Bugün 25.10. 19 tarihini gösteriyor saat. Ama aslında 24.10. 1985’teyiz.  Saat 12’ye beş dakika var. Cenk ve Durmuş’un evindeyiz. Aslında onlar da bu eve sonradan gelmişler. Sabri, Ümit ve Hayati adlı arkadaşlarla birlikte kalıyorlar, -“Benden başka bir misafirleri daha var. Bu misafir bugün benimle birlikte yurtla ilişiği kesilen Erkan Dervişoglu. Erkan yurttan aylik ücret ödemediği için atıldı.

Beni buraya bizim bölümdeki Erol üzbay getirdi. Erol dün beni okulda epey beklemiş, Çünkü ona kalacak bir yer arıyorum demiştim. Yurttan atıldığım için yer bulamayacağımı, bu durumda da beni beklemesi gerektiğini düşünmüş. Beni önce kendi evine götürdü. Orada on kişi kaldığı için ve ayrıca evi yer bulamayan öğrencilerin istila etmesi yüzünden kendi evinde Konuk edemedi. Alıp buraya getirdi. Ben onları evinde kalmaya Kalkışsam on birinci kişi olacaktım. Şu anda orada altı yatakta onbir kişi yatmak zorunda.

Bu eve gelmeden önce başka bir eve bakmıştık zaten. Latifi okuldan tanıdığı ivin bir de oraya bakalım demişti Erol. Latif bizi gayet iyi karşıladı. Oturduk sohbet ettik. Bize bir arkadaşının gelmediğini onun yerinde kalabileceğimi, ancak o arkadaşında her an ge­lebileceğini söyledi. Bu yüzden kesin bir şey diyememenin ezikliğini yaşıyordu. Bu durumda en uygun yer olarak burayı seçtik.

Arkadaşlar yurttan nasıl atılmayı başarabildiğimi soruyorlar. Aslında durumu gayet iyi biliyorlar. Ama işi şakayla karışık bir de benden duymak istiyorlar.

“1985 genel nüfus sayanımda yurdun iki idarecisi sayım memuru olarak görevlendirilmişlerdi. Bütün öğrenciler kantine toplatıldıktan sonra (ki zaten başka yere gidemiyorduk. Yurttan dışarı çıkmak yasaktı. Sayım bitmeden kantinden ayrılmayı da yurt idaresi yasaklamıştı) Sayım sırası bana gelmişti. Bana bazı sorular soruldu. Cevap­lar alındı. Benden sonraki öğrencilere sıra geldi. Ben hemen yanına oturup ona sorulan soruları dinlemeye başladım. Birden birşey farkettim.  Az önce bana din, dil ve milliyeti belirten sorular sorulmamıştı. Memur onları kendi kafasına göre doldurmuştu. Görevli suç işliyordu. Soruları bir tamam sorması gerekiyordu. Cevapları da kafasına göre değil, vatandaşın sorulara verdiği cevaplar olmalıydı.

Görevliye “bana bu soruları neden sormadığını” sordum. Ayrıca “cevap olarak ne yazdığını merak ettiğimi” söyledim. Önce biraz durdu. Sonra “Senin din hanene ‘müslüman’ Dil hanene ‘Türkçe’, Milliyet içi ise ‘Türk’ yazdım. Bir itirazın mı var?” dedi.  Ben de aslında da bu tür sayımları sağlığı için memurların kendi kafalarından bir şeyyazmaması kaşısındakinin söylediklerini yazması gerektiğini, aksi takdirde sayımın sağlıklı sonuçlar vermeyeceğini söyledim. Az önce soru sorduğu vatandaşı yarım bırakarak bana yazdıklarını sildi ve hışımla sordu. “Söyle bakalım ne yazayım?” Söylediklerim zoruna gitmişti anlaşılan.

“Evet din hanesine ne yazayım?”

“Siz beni yanlış anladınız. Ben kendim için değil, daha sonrakilerde daha dikkatli ol diye söyledim. Sayımın sağlıklı olabilmesi için. Yazmışsın bir kere öyle kalsın.”

“Olmaz madem itiraz ediyorsun o zaman söyle ne istiyorsan onu yazacağım”.

Sayım görevlisi inadına soruyordu. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinde Türk olmamak gibi bir lüksünüz yoktu. Hele Kürt olmak suçların en büyüğüydü. Kürt olduğunuzu söylediğinizde direkt bölücü damgası yiyordunuz. Size yapılan da bölücü muamelesi oluyordu. Bir de Müslüman olmamak suçtu. Türk ve İslam çizgisinin egemen olduğu 12 eylül darbesinin kendi çizgisinde olmayanları elemek için neler yaptığı biliniyordu. Sayım görevlisi olan yurt idarecisinin bunları bilmemesi mümkün değildi.  Bu yüzden inatla soruyordu “ne yazayım” diye.    

“Hristiyan mı, Yahudi mi, ateist mi ne yazayım?

Bunları da özellikle yüksek sesle soruyordu. Herkesin duymasını istiyordu. Amacı beni teşhir etmek ve suçlu duruma düşürmekti. Bunun için soruyordu.

“Hiçbir şey yazma üçünü de boş bırak.

Boş bırakma Önerisi adamı daha da kızdırmış olacak ki bunu bundan sonraki davranışlarında hep belli etti. Boş bırak dememi kabul etmemiş olacak ki yine din hanesine “Müslüman” diye yazdı.

Sıra Ana dili hanesine gelince bir tartışma da orada oldu.

“Ana diline ne yazayım?”

Baktım adam ne desem kendi bildiğini yazacak. Ben de ne oluşa olsun artık diye düşünerek

“Kürtçe yazıyorsun” dedim.

“Kürtçe mi o ne demek?”

Artık dayanamamıştım. Adamın beni çekmek istediği tuzağa düşüyordum Ama bunu düşünecek durumda değildim.

“’Kürt’ diye bir millet var ve onlar hep “Kürtçe” konuşurlar. Ben de onlardan biriyim”. Adam dediklerimi kabul etmiyordu.  Benimle tartışıyordu. Yaptığı suçtu ama hiç çekinmeden devam ediyordu. Bir sayım görevlisi olarak karşınızdakiyle tartışmamak onun dediklerini aynen yazmak sayım ile ilgili broşürlerde yazıyordu . Bu öneli bir kuraldı fakat bizimki bunu ihlal ediyordu.

“Yok kardeşim Kürt mürt diye bir millet yok. Hepimiz Türküz o kadar.

“Ama ben…”  demeye kalmadan kendisi gibi düşünen ülkücülerin de desteğini alarak az önce sildiği şeyleri aynen yazdı.

Önceki iki haneye istediğini yazdıktan sonra artık beni dinlemeyeceğini bildiğim için müdahale geriği bile duymadım. Adam nasıl olsa ben ne söylersem söyleyeyim hep yazmak isteiği şeyi yazıyordu. Masayı terkederek başka bir yere çekilip oturdum. Adam bir zafer kazanmış havalarında:

Benden sonra yarımbıaktığı kişi için de bildiklerini yazarak bitirdi ve sesini yükselterek

“Sıradaki! diye bağırıdı”

Bu konuşmaların daha ağırlarını yaşadığımız için üzerinde durmadım. Oradaki konuşmalar benim için orada kalmıştı. Ancak ertesi gün hiç vakit kaybetmeden çağırıldım ve elime bir kâğıt tutuşturuldu. Bu bir savunma kâğıdıydı ve dünkü olaydan dolayı soruşturma açılmıştı.

Ne olduğunu anlıyamadan elimdeki  kâğıt­la yatakhaneye  çıktım. Zarfı açıp okuduktan sonra şaşkınlığım daha da arttı. Sayım gününde görevlimin görevine müdahale ederek suç işlemişim. Bunun için savunmamı istiyorlardı.

İki şeyi birbirine karıştırıyordu bu savunma. Birincisi Pazar günü yurt görevlisi olarak değil sayım memuru statüsünde ve sayım ile ilgili olarak konuşmuştuk. Bu durumda bu soruşturmayı yurt idaresinin değil, devlet istatistik enstitüsünün açması gerekiyordu. Sayım memurluğu ile yurt idareciliği statüleri biri birine karıştırılıyordu. İkincisi benim yaptığım suç değildi. Hele idareye karşı hiç değildi. Tam tersine sayım memurunun daha dikkatli davranması ve kurallara uygun bir sayım yapması ile ilgili konuşmuştum. Üstelik bunu sayımın sağlıklı olabilmesi için yapmıştım.

Ayrıca bir suç olsa da bunun için yurt kur genel müdürlüğünün değil devlet istatistik enstitüsünün devreye girmesi gerekirdi. Bir suç işlememiştim.  Bunun için bana savunma kâğıdı değil devlet istatistik enstitüsü adına teşekkür belgesi verilmesi gerekiyordu. 

Kara kara ne yapacağımı düşünürken imdadıma yurda yeni gelen öğrencilerden Salih Turan yetişti.

“Ne düşünüyorsun öyle kara kara?”

“Bu nerden baksan tutarsız savunmaya nasıl bir cevap vereceğimi düşünüyorum.

Savunmayi Salih’e verdim okudu ve kahkaha ile gülmeye başladı. Sonra savunmayı  isteyen kağıdı bir kez daha okudu, başını iki yana salladıktan sonra:

“Olmaz böyle şey..Ne kadar kötüleşti durum. En ufak, bir şeyde bile hemen savunma isteniyor ya.

“Sen onu bırak da bu savunma denilen acaip şey için ne yapacağım onu söyle”.

“İstersen sen birşeyler yaz. Ben bir gözden geçireyim. Olur mu?”

“Olur dedim. Yardımın için şimdiden teşekkürler.”

Ben bir şeyler karaladım. Getirdim Salih her gördüğünü geri çevirdi. Sonunda oturup birlikte bir şeyler yazmaya karar verdik. Benim savunmalarımı oldukça uzlaşıcı nitelikte ve çok yumuşak bulduğu için beğenmiyordu. Sonra oturup kendisi bir şeyler yazdı.

Ancak Salih çok radikaldi. Ortaya çıkan şey savunma değil bir saldırı niteliğindeydi. Yer yer gereğinden daha çok sertleşiyor ve karşıdakini suçlar bir hal alıyordu. Oda arkadaşlarıyla bunu aşırı saldırgan bulduğumuz için biraz yumuşatmaya karar verdik.  Sonunda ortaya şu savunma çıktı.

CEBECİ ERKEK ÖĞRENCİ YURDU MÜDÜRLÜĞÜNE

ANKARA

20.10.1985 Pazar günü Cebeci Erkek Öğrenci Yurdunda genel nü­fus sayımı nedeniyle vatandaşlık görevim olan sayılmak için sayıma iştirak ettim. Bu sırada Sayım görevlisi olan sayın Sami MAKUL ben­den önceki arkadaşlardan bazılarına da yaptığı gibi birtakım soruları bana sormadan işaretleme yolunu seçti.

Ben Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sosyo­loji Bölümü dördüncü sınıf öğrencisi olarak bu tur istatistiklerin anlamını ve önemini bildiğimden/bu tur soruların gerçek cevabının verilmesi gerektiğine inanıyorum.

Sayımın amacı da zaten budur. Bu bilgiler ışığında bir sosyo­log adayı ve aynı zamanda bir vatandaş olarak sayım memuruna bunu hatırlatmayı görevim saydım.

Sayım memuru statüsünde “bulunan Sayın Sami MAKUL’un bana dinim ve dilimle ilgili soruları sorma gereği duymadan kendince cevaplandırması karşısında görevliye şunu söyleme gereği duydum:

“Memur Bey böyle yapmanız sayımın temel amacı olan doğru bil­giyi saptamaktan uzaktır. Benim hakkımdaki bilgileri bana sormadan lütfen cevaplandırmayın. Bu yaptığınız aynı zamanda bir sayım görevlisinin uyması gerekeen kurallarla da çelişmektedir.”

Bunun üzerine sayım memuru Sami Makul bana:

“Senin dinin yok mu? Sen müsluman değil misin? Dinsiz insan olur mu? Diye yüksek sesle konuşarak o anda televizyon izleyen arka­daşlarımın dikatini de çekti”

Salonda “dinsiz insanlar da varmış gibi sözler ve gülüşmeler oldu. Görevli memur bu tür davranışla beni diğer arkadaşlarımın arasında zor durumda bıraktı.

Ben sorunun “dinle ilgili olmadığını, zaten İslam şıkının yeniden işaretlendiğini, sorunun hakkimda yanlış bilgi veril­mesi olayı olduğunu belirttim. Fakat böyle bir hatırlatmanın da ba­ğırarak tepkide bulunmayı gerektirmediğini söyledim. Hem ben din­siz olsam bile bunun bağırarak (ya da yüksek sesle konuşarak) çevre­ye duyurulması Anayasadaki “Dini inancından ötürü hiç kimse kınana­maz, ceza göremez” kanununa terk düşen bir davranış olduğunu uygun bir dille hatırlattım.

O anda kendisi de bana hak veren ve olayı hemen geçiştiren Sami Makul’un şikayeti üzerine pazartesi günü saat l3:00′ te hakkımda tutanak tutulduğunu öğrenince şaşkına döndüm.  

Devlete milyonlarca liraya maal olan bir nüfus sayımında, sayımın amacına ulaşmasını sağlamak için yaptığım hatırlatma o sırada sayım görevlisi olan Sami Makul yurt idaresi disiplininde hakkımda tutanak hazırlatmıştır.

Hem eğer söz konusu edilen “görev esnasında devlet memurunun görevini engelleme sucunu işlemiş olsam bile bu olayın idare ve idarecilerle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Samı Bey’le bir idareci olarak değil, bir nüfus memuru olarak konuşulmuştur. Söz konusu tuta­nak hem de bir yurt idarecisi olarak neden tutulmuştur. Ben buna bir anlam veremiyorum.

Hem böyle bir tutanağa neden olmak, hem laik bir ülkede dinimden dolayı beni arkadaşlarımın içinde zor duruma düşürmek, hem kendi görevini kötüye kullanarak devlet istatistiklerini yanıltıcı davranışta bulunmaktan dolayı Sami Makul Bey’den şikayetçiyim.

Benim bu savunmam büyük olasılıkla ya hiç okunmadı ya da hiç hesaba katılmadı.

Cebeci Erkek Öğrenci Yurduna verdiğim dilekçenin aynısını Kredi Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne de verdim. Dilekçemi verirken almamaya çok direndiler. Çok ilginç çabaları vardı. Sanki birileri Kredi Yurtlar Genel Müdürlüğü’ndeki personele o dilekçeyi alma demişti. Benim ısrarıma dayanamayarak almak zorunda kaldılar. Ancak bu dilekçe hiçbir zaman işleme konmayacaktı. O dilekçeden bir daha bir ses çıkmadı.

O zaman yurt müdürümüz yeni gelmişti. Eski müdürümüz çok iyiydi. Bir ara görevden alındığını öğrendik. Bunun kısa bir süre önce yurdumuzda yapılan bir öğrenci başkanlığı seçimiyle ilgili olduğunu düşünüyorum.  Sağcıların ve solcuların sayısını öğrenmek için gerçekleştirilen bir seçim imiş bunu sonradan fark ettik. Solcu öğrenciler ezici bir çoğunlukla seçimi kazanmıştık. Sağcılar kazanırsa yurdu başımıza dar edeceklerini biliyorduk. Bu yüzden önemli tuttuk. Birkaç aday vardı. Başvurular içinde şartlara uymayan öğrenciler olduğu için arkadaşlar beni de üçüncü sırada aday olarak göstermişlerdi.

Seçim kazanıldı. Sağcı öğrenciler büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Çünküarkalarında idare vardı ve kazanacaklarına emindiler. Sağcıların adayı gran tuvalet dolaşıyor. Seçimi daha şimdiden kazanmış gibi havalı havalı dolaşıyordu yurdun içinde. Solcuların adayı ise seçimi önemsemiyor davranıyordu .Hiç bir hazırlığı yorktu ve günlük işlerini ve derslerini çalışıyordu.    

Seçim bittikten bir ay sonra yeni gelen müdür herkesi kantine çağırdı. Söylediği şeylerin arasında en önemlisi “Ben bu yurdu temizlemeye geldim arkadaşlar” oldu. Biz de kantinde yemeklerin içinde çıkan böcekler temizleneceği için sevinmiştik.  Yemeklerin içinde ben kendi tabağımda yarım hamam böceği görmüş ve herkesi uyarmıştım. O günden sonra öğrenciler dışarıdan yemek getirtmek yasak, olduğu için dışarıya yemek yemeğe gidiyordu. Dolayısıyla kantincinin, solcuların adayları arasında adım olduğu için de idarenin dikkatini çekmiştim. Yeni gelen müdürün gözlerimin içine bakarak yurdu temizlemeye geldim demesine o zaman bir anlam verememiştim ama yıllar sonra ne demek istediğini anlayacaktım. 

 Bu temizlik planı Kredi Yurtlar Genel Müdürlüğü’nde yapılmış olmalıydı. Biz ne yaparsak yapalım yeni müdürün bu temizliği yapmasına da kimse engel olamazdı. Zaten büyükleri, de öyle dememişler miydi. “Sen git o yurdu temizle seni Kredi Yurtların Genel Merkezine atarız. Orada daha kolay yükselir daha iyi temizlik yaparsın. Ayrıca bir sürü sağcı öğrenciye de yanında iş verir vatana millete hayırlı işler yapmış olursun.” İşte Hasan böyle gelmişti ve şimdi büyüklerinin emirlerini yerine getirmeye çalışıyordu.

Cebeci Erkek Öğenci Yurdu’na savunmamı verdiğim akşam daha önce hazırlanan bir zarf verdiler bana. İhtiyati tedbir olarak yurttan 15 gün uzaklaştırıldığım yazıyordu. Yurdu hemen terketmem gerekiyormuş.

“Bu akşam buradan beni kimse bir yere gönderemez. Okuldan yeni geldim üstümü değiştirmem ve hazırlık yapabilmem için bu akşam yurtta kalmak zorundayım. İsterseniz polus çağırın beni polis zoruyla atın. Yarın kendime bir yer bulunca gelip eşyalarımı alıp oraya gideceğim.” dedim. 

O gece bana dokunmadılar. Yurtta kaldım. Ertesi gün okula gittim. Derste durumu Erol Özbay arkadaşa söyledim. Onlarda yer olmadığı için  önce latiflere orada da ler olmadığı için buraya getirildim . beni kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. İzniniz olursa  15 gün misafirinizim. Yurda yeniden dönünceye kadar buradayım yani.

Ev sahibi olan arkadaşlar çok anlayışlı davrandılar. Onbeş gün Hayati’lerde kaldım. İhtiyati tedbir bitince tekrar yurda döndüm. Tabii okuldan sonra. Yurda dönüp odama yerleştikten sonra kantine indim. Birşeyler yiyerek çalışma salonuna gidecek ders çalışacaktım. Merdivenlerden inerken yeni müdürümüzle karşılaştım. Hani şu yurdu temizlemeye gelen Hasan Albayrak. Beni görür görmez hemen yolumu kesti.

“Sen ne arıyorsun burada?”

“Neden Müdür Bey. Ben cezamı bitirdim yurduma döndüm. Ne yapacaktım ya!”

“O asıl ceza değildi. İhtiyati tedbir idi. Soruşturmanın selameti için yurttan geçici bir ayırma, uzaklaştırma idi. Asıl cezani arkadaşlar sana tebliğ edecekler.”

Biraz sonra gerçekten adım anons edilmeye başlandı. Hemen idareye gitmem isteniyordu. Arka arkaya yapılan anonslar arkadaşların da dikkatini çekmişti. Ne olduğunu sorduklarında “bilmediğimi, aşağı inip bakacağımı” söyledim.

 İdareye indiğimde nöbetçi memur -üzüntüsünü belli ederek- bana cezamı tebliğ etti. “Buna yarına kadar bir cevap vermen gerekir”. Dedi. Oda arkadaşlarımla birlikte zarfı açtık. “Doksan günü uzaklaştırma” cezası aldığımı yazıyordu. Nedeni ise “sayım günü görevlinin görevine müdahale etmek diye belirtiyordu.”

Eğer cezayı kabul edersem doksan gün boyunca yurdun kapısından bile geçemiyordum. Nasıl bir suç işlemişsem artık. Ben de arkadaşların yorumlarını dikkate alarak cezaya vereceğim süre daha bitmeden yurttan ayrılmak istediğime ilişkin bir dilekçe yazarak bana cezayı tebliğ eden memura verdim. Bunu kaydetmesini ve bana da kayıt numarasını vermesini istedim. Memur dediğimi yaptı ve dilekçemi kabul ederek işleme koydu. Bana da işlem numarasını ve tarihini verdi.

Önder Bayrak adında bir arkadaşım vardı. Hiç ayrılmak istemediğim bir arkadaşımdı. Okulların ilk açıldığı dönem bir aya yakın benim tuttuğum köhne bir evde beraber kalmıştık. Benim yurttan ayrıldığımı duymuş yanıma gelmişti. Bizim odadan Tevfik Özcan diye bir arkadaşımız benden önce 45 gün uzaklaştırma alarak yurttan ayrılmıştı. O da solcu adaylar arasındaydı. Demek kimin adı varsa Hasan Albayrak teker teker yurttan atıyordu. Temizliğini yapıyordu dediği gibi. Kimi atmış gün, kimi kırkbeş gün uzaklaştırıldı. En büyük ceza da bana verilmişti. Doksan gün ve daha önce de 15 gün. Rekor bendeydi. “Tekrar beraber eve çıkalım mı?” diye bir teklifte bulundu. Beni yalnız bırakmak istemiyordu.  Kendi de yurt ortamından sıkılmış olduğunu söylüyordu .

Kredi Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne verdiğim dilekçeden bir sonuç çıkmadı. Ama cezalar da arka arkaya gelmeye başlamıştı. Gerçi oda arkadaşlarım da bana bu dava için yardım edeceklerine sözler verip durdular. Bu davanın peşini bırakmamak gerektiğini tekrar tekrar vurguladılar. Destek de verdiler ama bir süre sonra onlarda unuttu; ben de zaten bu davadan bir şey çıkmayacak diye peşini bırak­tım.

Tevfik kendisine bir merdiven altı kiralamış evde kalıyordu. Biz önderle onun misafiri olduk. Eve çıkmak istediğimizi ve Tevfik’in bu konuda yardımını istiyorduk. O da bize yardım için söz verdi. O gece onun yanında kaldık. Ertesi gün aynı mahallede bir bodrum katı tuttuk. Kısa zamanda eşyalarımızı ayarlayarak eve taşındık. Ben o sırada üçüncü sınıftaydım. Yurtta üç yıl kalmıştık. Ve artık dördüncü yılımızı evde geçirecektik. Önder de Hukuk fakültesi üçüncü sınıftaydı.

Önderle ev arkadaşlığımız ikince defa başlamış oldu böylece. Ancak bu evimiz diğerinden daha konforlu sayılırdı.   

Avukat arkadaşlar bu konuyla ilgilenerek dava açıp açmayacağımı öğrenmek istediler. Bazıları da çeşitli dergilere olayı götürmüş. Dergilerden bazıları (Yarın, Gökyüzü dergileri ve bazı gazeteler beni görmek istemişler. Bunlardan beni gerçekten gören ve röportaj yapan dergi gökyüzü dergisi oldu. Röportaj olduğu gibi yayımlandı. Fakat sıkıntı olmasın diye isimleri değiştirerek verdik.

Ev hayatının tadına yavaş yavaş varıyorduk. Eve arkadaşlarımız da gelmeye başladı. Üniversite hayatında ev özgürlüktü. Bunu yeni yeni anlamaya başlıyorduk. Bunu bilsek belki çok daha önce çıkacaktık. En azından yurdun katı kuralları yoktu burda. Akşamistediğimiz saatte giriyor istediğimiz saatte çıkıyorduk. İstediğimiz arkadaşımızla buluşuyor güzel ortamlar oluşturabiliyorduk.

İçimden gidip Hasan Albayrağa bile teşekkür etmek geliyordu.

26 kasım 1985 tarihinde Cebeci öğrenci yurduna arkadaşların ziyaretine gittim. Arkadaşları anons ettirdim. Bir sure ziyaretçiler odasında konuştuktan sonra Müdür göründü. Beni farketti. İki elini kapını iki yan pervazına dayayarak:

“Sen bu yurtta ne arıyorsun? Sen cezalı öğrencisin. Bu yurda giremezsın!”

“Ben buraya kalmak için değil ziyaret için geldim”, dedimse de aldırmadı ve kapı görevlisine  “bunu dışarı atın!” diye emirler verdi.

“Neden müdür bey ben ziyarete gelemez miyim?”

“Hayır sen cezalısın bu yurdun yanından bile geçemezsin!”

“Bir yanlışınız var Müdür Bey ben ceza almadım kendi isteğimle ayrıldım. İstediğim zaman gelir gider arkadaşlarımı görürüm buna engel olamazsınız. Cezalı değilim çünkü.”

Müdür bey gitti dosyaya baktı. Dilekçemi gördü. Cezayı imzalamadığımı gördü. Daha sinirli bir şekilde:

“Bunu yurttan atın!” diye bir emir verdi.

Neye dayanarak beni yurttan atıyorsunuz dememe bile fırsat vermeden emiri yeniledi ve şaşkın bakan kapıcıya “Dediğimi  yapacak mısın? Yoksa senide kapıya koyayım mı?” diye çıkıştı.

“Bunu yurttan atın!” diyerek emir verdiği kapıcı çok iyi bir insandı. Beni iyi tanıyordu. Bir hata yapabileceğime inanmıyordu. Yurtta kaldığımız süre içinde birçok kez geç geldiğimiz halde bizi idare etmişti. İstese yurda almayacağı halde iyi niyet göstermiş ve problem çıkarmamıştı. Birçok kez de başka durumlarda bizi idare etmişti.

Bana rıca etti. Sorun çıkarmamam için adeta yalvardı. Bir müdüre bir de bu iyi adama baktım. Sonunda adamın işinden olmaması için yurdu terketmeyi kabul ettim. Bana yurdu terkettiren Müdür değil kapı görevlisinin iyilikleriydi.

“Kusura bakma seni zor durumda bıraktım. Bunu istemem biliyorsun. Ayrılacağım ama sen zor durumda kalma diye yapacağım bunu.  Oradan ayrılırken sonra yine geleceğimi söyledim.

Ondan sonraki gelişimde başka bir sürprizle daha karşılaştık. Bizim adlarımızın da bulunduğu 32 kişilik bir liste aşılmış kapıya ve bu kişilerin bu yurda girmeleri yasaktır diye de parafe edilmiş, Bir daha o yurdun yanından bile geçemeyeceğimiz söylendikten sonra görevliler içeri girdi. Bunun nedenini, bu yet­kinin kaynağının ne olduğunu ve benzeri bir çok soru sormamıza rağmen hiç bir sorumuza cevap alamadık. Yurt yöneticilerince sakıncalı kişiler damgalanmıştık. Böylece üç yıl önce başlayan yurt serüvenimiz sona ermiş oluyordu.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir