İkram İŞLER
Mezopotamya’da Ananın görevi annelik yapmaktır. Doğurmak yani eski anlamıyla dünyaya getirmek, onu beslemek, korumak, sevk ve idare etmektir. Ana erkil dönemin en büyük özellikleri annenin bu döneme vurduğu damgadır. İnsanı yaşatmak kadının işidir. Onu korumak ise yine anne tarafından erkege verilen bir grevdir. O yüzden erkek (koruyucu anlamında) avcıdır. Kadın ise toplayıcıdır.
Savaş tanrıçalığı kavramı çok sonraki bir döneme aittir. Mak’ın varoluş sürecinin şöyle bir geçmişi gözlenmektedir. Özellikle ata erkil döneme geçtikten sonra erkek egemen toplumun kadına yönelik olarak geliştirdiği iki önemli yaklaşım bulunmaktadır. Ya kadın yeni dönemin ruhuna uygun olarak savaşacak, Yani savaşta erkekleşecek, ya erkeğin kendisinden istediğini verecek özellikle cinsel bir objeye dönüşecek özellikle de erkeğe karşı eskisi gibi egemenlik peşine takılıyorsa şeytan ilan edilecekti.
Daha önce Babil de değindiğimiz Tiamat ve ona karşı savaşan Marduk’un zaferi bu durumun mitolojik olarak dile getirilmesidir. Mardukun Tiamat’a karşı zaferi, aslında Ana tanrıça efsanesinin sonu anlamına gelmektedir. Gücün anneden alınıp babaya verilmesidir. Bu zaferin mitolojide geçmesi bir bakıma tanrısal bir mühür ve onay ile yönetimin kadından alınarak erkeğe verilmesidir. Erkeğin zaferi burada tanrısal bir onay almıştır.
Anne ya şeytan ilan edilecek, ya da şeytanlığı kabul etmeyerek yaşamını sürdürmek için erkek egemen toplumda kendisine verilen (bu yeni kültüre uygun) rolü kabul etmek zorunda kalacaktır. Kadına iki rolden biri verilmektedir. Birincisi erkeğin yanında kahramanca adam öldürmektir. İkincisi ise erkeğin erkeklik ile ilgili arzularını tatmin eden bir tatmin makinasına dönüşecektir. Birincisi katillik diğeri ise fahişelik olan bu iki rolü doldurduğu için Athena ve Kybele önemli tanrıçalar haline gelmişlerdir. Bu iki tanrıça, analığı, yaşatmayı değil, savaşı, ya da erkeğin arzularına hitap etmeyi seçmişlerdir. Bu iki rol erkek egemen toplumun ruhuna uygundur. Birer kadın olarak sahiplerine saygınlık kazandırmıştır.
Bu ikinci durumda anne şeytan ilan edilmemekte, ancak özelliklerini değiştirerek erkeğin yanında insan öldürme ve ya cinsellik makinasına çevrilmektedir. Yeni yağmacı toplumun yeni değerlerinin anneyi görmek istediği kalıplar bunlardır.
Kibele ile ilgili olarak Halikarnas Balıkçısı’nın “Anadolu efsaneleri” adlı kitabında şunlar yazılmaktadır.
“Hazreti Peygamber’den çok önce Anadolu’nun büyük Tanrıçası Kybele Mekke’ye götürülerek tapınılmak üzere Kâbe’ye konmuştu. Namazdaki “kıble” sözü Anadolu Tanrıçası Kybele’nin adıdır.” (Halikarnas_Balıkçısı, 2016)
‘Anadolu Efsaneleri’ kitabında, Anadolu Tanrıçası Kybele’nin adının Hübel’e çevrilerek Mekke’deki Kâbe’ye dikildiğini anlatan Halikarnas Balıkçısı, ‘kıble’ sözcüğünün de Kâbe’deki Kybele Tanrıçasından geldiğini söyler. Balıkçı, Anadolu’da matriarkal (anaerkil) toplumun ana Tanrısının dişi olduğunu belirtikten sonra Tanrıça Kybele’nin hayatın, bereketin, tüm Tanrıların, insanların ve vahşi doğanın anası sayıldığını bu nedenle de Kybele’ye“Büyük Ana” diye yalvarıldığını söyler. Kybele’nin Anadolu’da Sipylene, Nana, Marienna, Dindymene gibi çok sayıda farklı adı vardır. (Halikarnas_Balıkçısı, 2016)
Hacerül Esved Kürtlerin kilim desenlerinde yer alan baklava dilimiyle benzerlik arzetmektedir.
Baklava dilimi kürt desenleri içinde ana tanrıça (Mak)nın sembolüdür. Bilindiği gibi anaerkil toplumda babalar çocukların dünyaya getirilmesi ile ilgili kendi rollerini bilmezlerdi.Annelerin çocukları kendi iradeleriyle ve erkekler olmadan ne zaman isterlerse dünyaya getirdiklerine inanılmaktaydı. Bu yüzden analara “Dayık” dediler. Dayık ya da “da” vermek demektir. Kelimenin anlamı annenin kendisinin insanları doğurmasıyla ilgilidir. Buradan yükselerek “Xweda” kavramı da tanrıça anlamında yine kendi vermek ile ilglidir (“Xwe” kendi, “da” vermek) . Bu kavram kadının tanrılaşma aşamasına yükselteldiği bir döneme aittir. Dayık annenin insanı yönünü Xweda ise bir tanrıçaya dönüştürülmesi ile ilgili yönünü dile getirmektedir.
Annenin bizi dünyaya getirdiği yer yaşam yeridir. Kadınlık organıdır yani. Kürt dilinde yaşam kavramı “jiyandır”. Kısaca” jîn” denir. Tekrar anlamına gelen bir de ön ek vardır. Kürt dilinde “ve” diye kelimenin önüne getirilir. Böylece “ve+jîn” kavramı ortaya çıkar. Vejin tekrar yaşamak anlamı verse de dünyaya tekrar geldiğimiz kutsal yer anlamına gelmektedir. İngilizcede bu kavram “vajina”dır. Vajina kadının cinsal organı değil dünyaya geldimiz kutsal yeri dile getirir. En azından Kürt dililnde bu böyledir.
Vejîn kavramı kürt desenlerinin içinde baklava dilimi ile sembolize edilir. Halı ve kilimlerin hemen ler yerinde karşımıza çıkmaktadır. Ortada kocaman bir baklava dilimi biçiminde ya da kenarlarda bir çok küçük baklava dilimleri biçiminde görmek mümkündür.
Kadının tanrıçalaştırılmasından sonra dünya üzerinde çeşitli toplumlarca benimsenerek çeşitli isimler altında yayılmış dünyanın birçok bölgesinde kabul edilmiştir. Kibele kavramı özellikle Mezopotamya’dan geçerek Anadolu denen yere gelmiş burada Sybele adını almıştır. Oradan da bir çok yere geçmiştir. Yunanistan ve Arabistan da bu yayılmadan nasibi alan yerlerdir.
Yukarıda denildiği gibi ise Kibele ve ya Hubel tanrıçalarının Mak ile benzeyen bir anlama sahip olması gerekmektedir. Baklava dilimince temsil edilen anlamın benzeri bir anlamda kullanılması çok terz-s gelmemelidir. İnsanların dünyaya geldikleri, ilk defa dünyaya merhaba dedikleri yer olarak Kiblenin (kibele) bir köşesine yapışık bulunmaktadır. Anaerkil dönemin değerlerinin bir devamı niteliğinde olan bu tapınış bilinçaltında Kibeleye olan tapınmanın hala üstü kapalı da olsa devam ettiğinin göstergesidir. Kibleye dönerek namaz kılmanın ya da kıbleyi merkeze almanın anlamını da anaerkil dönemdeki ananın bizi dünyaya getiren kutsal varlığın çevresinde ve ona yönelmek olduğunda aramak gerekecektir. Bilindiği gibi ana merkezde bütün toplum onun çevresinde ve onun koruyuculuğunda göç etmeye devam ediyordu. Bu toplum dünyanın en uzun dönemidir ve insanlığın bilinçaltında hala bu dönemden kalma bir çok iz bulunmaktadır.
Tanrıçayı aramak için çok uzaklara gitmeye de gerek yoktur. Yakın zamanda islam öncesi Arabistanda da tanrıçalar vardı. Bunlar Uzza, Lat, Menat, ve Tarık (Venüs yıldızı) gibi. Bunlara tanrının kızları da denirdi. Mekke’de daha sonra kıble olarak kabul edilecek olan ‘Kabe’ binasının içinde üç yüz tane tanrı ve tanrıça bulunuyordu.
Kur’an, Allah’ın üç kızından sözeder: Alla’t (tanrıça, Herodot zamanında Alilat diye tanınır) gök tanrıçası, Mana’t, alınyazısı tanrıçası (yazılarda da anılır). “Tarık yıldızı” diye anılır, Venüs Kur’an’da. (Ergüven, 2001, s. 113)
İslam öncesi Arap toplumlarının Tanrıça Kibele ve onun gibi artık erkekleşen dünyanın ihtiyaçlarına uygun hale gelen Tanrıçalara sıcak baktığı, onları bu haliyle kabul ettiği onları birer kadın olarak kutsadığı, kadın egemen toplumdan ataerkil topluma geçişin bu iki hendikapını da yaşadığı görülmektedir.
Günümüzde bu durumun müslümanlarca bilinmemesi de doğaldır. Çünkü ilk dönemlere göre müslümanlık anlayışında da önemli değişimler gerçekleşmiştir. İslamın kabulü sırasında ana erkil değerlerin yerini ataerkil değerler ile değiştirdiği bir dönem yaşanmaktadır. Ananın yerini baba almış bütün değerler buna göre şekillenmiştir. Ancak buna rağmen hacerül esvet olayının ana erkillikten kalma bir bilinçaltı izi olabileceği değerlendirilmelidir.
kaynakça
Ergüven, A. R. (2001). Tanrıları nasıl yarattık Tanrıların Ölümü. İbtanbul: Berfin yayınları.
Halikarnas_Balıkçısı. (2016, 3 10). Kıble’ Sözcüğünün Kökeni ve Anadolu Tanrıçası Kybele. 3 22, 2020 tarihinde www.bilgiyayinevi.com.tr: https://www.bilgiyayinevi.com.tr/kible-sozcugunun-kokeni-ve-anadolu-tanricasi-kybele adresinden alındı

Bir yanıt yazın