Van kiliseleri öncelikle Türkiye Cumhuriyetinin öncelikleri arasında yer almıyor. Türkiye Kemalist ideolojiyle kurulan bir devlettir. Bu ideolojiye uyan değerler ile uymayanlar arasında ayırım yapmaktadır. Kemalist ideoloji temelde milliyetçidir. Türk Milliyetçisidir. Her ne kadar diğer bazı ilkeleri olduğundan bahsedilse de hiç biri temel ilke olan milliyetçiliği ortadan kaldırmıyor. Hafifletmiyor bile.
Adalet bakanı: Mahmut Esat Bozkurt 18 Eylül 1930 günü Ödemiş’in Gölcük yaylasında yaptığı konuşmada: “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmak, köle olmaktır” (Engin, 2014) demiştir.durumu çok güzel özetleyen bir konuşma.
Bu temel ideolojisi gereği Türk olan değerler ile Türk olmayan değerler arasında bir tercih kullanıyor. Bu tercih sadece tarihi değerler ile ilgili değil yaşamın tüm alanlarında geçerlidir. Örneğin, Kürtler inatla Türk kabil edilmektedir. Siz ne kadar biz Türk değiliz deseniz de dikkate alınmamaktadır. Kemalizm ırkçılık düzeyinde Türkçü olmasının yanında işine geldiği zaman ve işine geldiği kadar Müslümanlığı da devreye sokmuştur. Diyanet başkanlığını kurarak Türkçülük ideolojisine zarar vermeyecek hatta destekleyecek bir dini kurum yaratmıştır.
Laiklik ilkesi batıya ve iç kamuoyuna gösterildiği halde asla uygulanmamış devletin dini her zaman suni İslam olmuştur.
Bu yapı daha sonra Türk-İslam adında yeni ideolojilerin oluşarak devlete egemen olmuştur. Kemalist çizgiye karşı çıkan “Yeni Osmanlıcılık ideolojisi” de içinde olmak üzere hiçbir egemen ideoloji Türkiye’de Türk ve İslam birleşimine karşı çıkmamışlardır. Özünde farklı gibi görünseler de hepsinin özünde bu birleşim her zaman vardır.
Eğer arkeologların bütün çabalarına rağmen Türkiye’de bu ideolojileri destekleyen bir eser ortaya çıkmışsa bu eser daha baştan beri devletin ilgisini kaybetmiş demektir. Orta Asya ile bağlantısı olan ya da Arabistan değerleri ile bağlantısı yoksa üvey evlat muamelesi görecektir. Hatta hiç orada bir eser yok muş gibi davranılacaktır. Kaymakamlıkların önüne konan ve allı-pullu hale getirilerek insanların ilgisine sunulan çadırlara verilen ilgi dünyanın en orijinal tarihi eserlerine verilmemektedir. Örneğin Erciş Zırnakitepe’deki ızgara yapılı şehir dünyanın hem en eski şehir planıdır, hem de ilk ızgara yapılı kentidir. Korunması elzem yapılardan biridir. Fakat seçilmiş bir belediye başkanımızın emriyle bu kent, belediyenin iş makineleriyle yerinden sökülerek yok edilmektedir. Aynı örneği Van’da yedi kiliselerde de görmek mümkündür. Vali ve Yedi kiliselerin sahibi olan zat el ele vererek kiliseyi 1965 yılında yıkarak iskelede yolu üzerindeki hapishanenin inşaatında kullanabilmişlerdir. Bundan daha önemlisi bu günkü tarihi eserlerimiz tarihi eser kaçakçılarına ve altın arayan yasadışı kazılara terkedilmiş bulunmaktadır. Bu yüzden her gün daha fazla zarar görmekte ve bu köstebekle ceza bile almamaktadırlar.
Bu eserler Ön Asya’yı Orta Asya’ya bağlayan eserler olsaydı, ya da Müslümanlığı yücelten eserler olsaydı çok ciddi bir koruma altına alınacaklardı. Anlaşılacağı gibi Hıristiyan dininin ibadethaneleri olan kiliseler de bu düşünsel yapıdan nasibini almaktadır. Verilmiş bir devlet sözüne rağmen Ayasofya kilisesinin başına gelenler başka bir yoruma ihtiyaç bırakmıyor.
Bu dini yapıların teker teker yok edilmesi, tarihi ve dini açıdan neyi ifade ediyor?
Dini yapılar teker teker yok edilmiyor. Tam tersine din devletine doğru bir gidişatımız vardır. Bir dini öne çıkaran bütün yapılar diğer dinlere tarafsız bir gözle bakamazlar. Diğer dinleri kendilerine rakip olarak kabil ederler. Bu yüzden de demokratik olmaları beklenemez. Türkiye’de olan tam da budur. Tarihin derinliklerinden gelen dinlere ait yapılar mümkün olduğunca görmezlikten gelinir. Eğer fırsat bulunursa yıkmaya çalışılır.
Bunun en iyi örneği demokrat olarak bildiğimiz Adnan Menderes zamanında gerçekleşmiştir. Türkiye’de bulunan bütün kiliselerin yıkım emri alınmıştır. Bu haberi o zaman bir gazeteci olan Yaşar Kemal duymuş ve bu haberi Avrupa’ya iletmiştir. Avrupa’nın devreye girmesiyle yıkım emri durdurulabilmiştir (Milliyet.com, 2019).
Kiliselerin koruma altına alınmaması bilinçli bir politika mı?
Türkiye Cumhuriyeti son zamanlarda batıya şirin görünmek için “medeniyetlerin buluşması “ diye bir düşünceyle bazı önemli kiliselerin onarımına başladı. Medeniyetlerden kasıt dini inançlardı. Her inanç ayrı bir medeniyet olarak görülmüş ve medeniyetlerin buluşmasında kiliselerin onarılması gündeme gelmişti. Medeniyetler buluşması İslamofobiyle bitti. Fransada bu amaçla yayımlanan karikatürler yüzündün şimdi Fransa’nın mallarını boykot ediyoruz. Hem de bunu devletin en üst düzeyinde yapıyoruz. Dinlerin buluşması asla medeniyet getirmemiştir. Bunu geçmişte de örnekleri vardır. Haçlı seferleri ve ya din savaşları gibi.
Kiliselerin de camilerin de kurtulması ancak laik ve demokratik bir anlayışla mümkün olmaktadır. Çünkü laik anlayış dini kendisine bir rakip olarak görmemektedir. Demokrasiyi esas almayan hiçbir görüş kendi düşüncesini yansıtmayan inançlara ait değerleri koruma altına almaz.
Ayakta kalan kiliseler için ne yapmak gerekiyor?
Öncelikle demokrat bir toplumun yollarını arayacağız. Bunu dışında ne yaparsak yapalım tarihi eserlerimizi ve diğer insani değerleri koruyamayız. Bir diktatör gelir başka ırklara ait olan ne varsa ortadan kaldırmaya kalkar. Bir başka diktatör gelir diğer dinlere ait ne varsa siler süpürür. İnsani değerlerin en büyük koruyucusu gerçek bir demokrasi anlayışıyla mümkün olacaktır. Siz kiliselerin neden yıkıldığını haber yapıyoruz. Bu çok doğaldır çünkü şu an tahrip olmaktadırlar. Aynı tahribatı onlar da yaptılar. Urartu kalelerini yıkıp onların taşlarını kullanarak kilise yaptıkları zamanları da biliyoruz. Bunun en somut örneği Erciş Salmanağa kilisesidir. Urartu Kalelerinde olması gereken stellerin kilisenin duvarında bulunması bunu göstermektedir. Kaleyi yıkarak ondan arta kalan taşların kullanılması tarihçiler tarafından yazılmıştır. (Belli, 2007, s. 386)
Buradan devlete ve bölge halkına bir çağrınız var mı?
Devlet’in demokratik bir yapıya kavuşmasını dilemekten başka söylenecek bir şey yoktur. Hem canlılar için hem de geçmiş gerçek medeniyetlerin korunmaları için bu çok önemlidir. Canlılara hukuk olarak, insan hakları ya da bireyin haklarının korunması olarak dönecek olan demokrasi, ölülere ve onların bıraktığı eserlere karşı koruma olarak dönecektir.
Halkımızın daha alacağı çok yol bulunmaktadır. Tarihimizin değerini bilmek için kendimizi tanımamız gerekir. Kim olduğumuz, geçmişte neler yaptığımız, bilinirse geleceği kurmak için gücümüzün farkına varırız. Erciş’i Urartular kurdular. Sonradan gelen medeniyetler ya da medeni olmayanlar sadece tükettiler. Urartuların yaptığı yollardan geçiyor, onların diktiği üzümleri yiyor, onların getirdiği suları halen kullanıyoruz. Urartular bu yaptıklarını dağlara taşlara yazarak bize anlatmaya çalıştılar. Hala onların yazılarını okuyarak kendi tarihimizi anlamaya çalışıyoruz.
Ne diyelim? Halkımızın kendi atalarının kalelerini, dünya çapındaki binlerce eserini gözümüze sokulan birkaç Yörük çadırına kurban etmemelerini dileriz.

Bir yanıt yazın